Bir Gıda Uğruna Ne Kadar Orman Feda Edilir?

Zehra Kara
7 Dk Okunabilir

Dünyanın en yaygın bitkisel yağlarından palm yağı, yüksek verimi nedeniyle küresel gıda sisteminin vazgeçilmez hammaddelerinden biri. Ancak Güneydoğu Asya’da genişleyen plantasyonlar ormanları parçalarken, üreticiler şimdi aynı tarım alanlarının içinde biyoçeşitliliğe yer açmaya çalışıyor. Peki daha sürdürülebilir bir palm yağı üretmek, kaybedilen ormanın yerini doldurmaya yeter mi?

Bir bisküvinin içinde, çikolatanın dokusunda, hazır gıdanın raf ömründe… Palm yağı çoğu zaman fark etmeden tükettiğimiz bir gıda hammaddesi. Üstelik yalnızca çok kullanılan bir yağ değil; yüksek verimi sayesinde küresel ölçekte bitkisel yağ talebini karşılamanın en önemli yollarından biri. Sorun şu ki bu verimlilik hikâyesinin başka bir tarafı var: Palm yağı üretiminin genişlemesi, Güneydoğu Asya’daki milyonlarca hektarlık tropikal ormanın tarım alanlarına dönüşmesine ve doğal yaşam alanlarının parçalanmasına yol açtı. Şimdi sektör bu denklemde yeni bir yol arıyor. Plantasyonların tamamen doğadan kopuk alanlar olmak yerine, içlerinde nehir kıyısı ormanları, koruma alanları ve yaban hayatı koridorları barındırması hedefleniyor. Yani soru artık yalnızca “Palm yağı üretilecek mi?” değil. Nasıl üretilecek?

En verimli yağlardan biri, en basit çözüm olmayabilir

Palm yağının küresel gıda sistemindeki yerini anlamak önemli. Çünkü alternatif bir yağın daha fazla arazi gerektirmesi de yeni bir çevresel baskı yaratabilir. Bu nedenle tartışma, palm yağını bir gecede sofralardan çıkarmaktan çok, onu üretmek için ne kadar arazi kullanıldığı ve bu üretimin doğayla nasıl ilişkilendirildiği üzerinden ilerliyor. Fakat Güneydoğu Asya’da sorun yalnızca kullanılan arazi miktarı değil. Büyük ölçekli, tek ürüne dayalı plantasyonlar doğal ormanları küçük ve birbirinden kopuk parçalara ayırıyor. Orangutanlar, hortumlu maymunlar, siamanglar, filler ve kaplanlar gibi geniş ve bağlantılı yaşam alanlarına ihtiyaç duyan türler için bu, yalnızca daha az orman anlamına gelmiyor; yiyeceğe, suya ve üreme alanlarına ulaşmanın da zorlaşması anlamına geliyor. Bir başka deyişle, sofraya gelen yağın hikâyesi tarlada bitmiyor. Tarlanın etrafında ne kaldığı da gıdanın üretim biçiminin bir parçası.

Plantasyonun içinde orman mümkün mü?

Endonezya ve Malezya’da bazı şirketler artık bu soruya “evet” demeye çalışıyor. Nehir kıyılarındaki koruma alanları genişletiliyor, yüksek koruma değerine sahip orman parçaları restore ediliyor ve birbirinden kopmuş habitatları birbirine bağlamak için koridorlar oluşturuluyor. Malezya’nın Sabah bölgesindeki bir palm yağı plantasyonunda Segama Nehri boyunca uzanan yaklaşık 47 kilometrelik kıyı koruma alanının genişliği 2009’da 20 metreden 50 metreye çıkarıldı. Bölgede 2025 sonu itibarıyla 25 hortumlu maymun grubu kaydedildi. Batı Sumatra’da ise 23 siamang, plantasyonlar içerisindeki korunan alanlara yeniden bırakıldı; bunlardan bir çiftin üremesi, bazı korunan alanların en azından belirli türler için işlevsel habitat sağlayabildiğini gösterdi. Bunlar önemli gelişmeler. Ama burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı var: Bir koridorun bulunması, ekosistemin geri geldiği anlamına gelmiyor.

20 metre orman, gerçekten orman mı?

Koruma uzmanlarının itirazı tam burada başlıyor. Sertifikasyon sistemlerinde yaygın olarak kullanılan 20-30 metrelik nehir tampon bölgelerinin, ormana bağımlı türler için yeterli olmayabileceği belirtiliyor. Araştırmalar, sıcaklık ve nem koşullarının doğal ormana daha yakın kalabilmesi için bazı durumlarda 80-120 metre genişliğinde tampon alanlara ihtiyaç duyulabileceğine işaret ediyor. Dar koridorlarda “kenar etkisi” arttıkça ortam daha sıcak ve kuru hale geliyor ve bazı türlerin çeşitliliği azalıyor. Üstelik hayvanların bir plantasyondaki koridoru kullanabilmesi, iki orman parçasının gerçekten birbirine bağlandığı anlamına da gelmiyor. Bir şirketin arazisinde başlayan koridor komşu arazide kesiliyorsa, doğanın yolu yine kesilmiş oluyor.

Bu nedenle koruma uzmanları, tek tek şirketlerin kendi plantasyonlarında yaptığı uygulamalardan daha geniş bir planlama gerektiğini savunuyor. Üreticiler, yerel topluluklar, kamu kurumları ve koruma kuruluşlarının birlikte hareket etmesi gerekiyor.

Asıl mesele palmiye ağacı değil, üretim modeli

Burada hikâyenin gıda açısından daha ilginç bir tarafı ortaya çıkıyor. Palm yağının sorunlarından biri, büyük ölçekli monokültür üretiminin doğal ekosistemlerle kurduğu ilişki. Bu nedenle bazı araştırmacılar yalnızca orman parçalarını korumaya değil, palm yağının kendisinin nasıl yetiştirildiğini değiştirmeye bakıyor. Bunlardan biri agroormancılık: Palmiyelerin tek başına geniş alanlara dikilmesi yerine farklı ağaç türleriyle birlikte yetiştirildiği daha çeşitli üretim sistemleri. İlk saha çalışmaları, böyle sistemlerin toprak sağlığını ve yerel mikroiklimi iyileştirebileceğini, aynı zamanda yaban hayatı için daha uygun koşullar yaratabileceğini gösteriyor. Ancak bunun yaygınlaşması, sektörün alıştığı büyük ölçekli tek ürünlü üretim modelinde ciddi bir değişiklik gerektiriyor. İşte burada palm yağı meselesi yalnızca bir “çevre” meselesi olmaktan çıkıyor. Çünkü geleceğin gıda sistemi için soru şu: Daha fazla gıdayı aynı yöntemle üretmek mi, yoksa üretimin kendisini çeşitlendirmek mi?

Sürdürülebilir etiketinin sınırı

Palm yağı sektöründe sertifikasyon sistemleri çevresel standartların yükselmesine katkı sağladı. Ancak uzmanlar sertifikaların tek başına yeterli olmadığını söylüyor. Çünkü biyolojik çeşitlilik, bir sertifika kutusuna sığmayacak kadar büyük bir mesele. Üstelik koruma alanı ayırmanın şirket açısından ekonomik bir maliyeti de bulunuyor. Kullanılmayan arazi vergilendirilebiliyor veya bazı durumlarda mevcut arazi tahsis sistemleri nedeniyle başka riskler doğurabiliyor. Bu nedenle uzmanlar, şirketlerden gönüllü olarak daha fazla araziyi korumalarını beklemek yerine, korumayı ekonomik ve hukuki açıdan teşvik eden kamu politikalarına ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Bu da bizi palm yağından daha büyük bir soruya getiriyor. Gıdanın ucuz, bol ve erişilebilir olması için kullandığımız tarım sistemi, aynı zamanda o gıdanın geleceğini sağlayan ekosistemleri tüketiyorsa, gerçekten verimli bir sistemden söz edebilir miyiz?

Palm Yağı

Ya Sonra?

Palm yağına bakarken kolay olan, onu “kötü gıda” ilan etmek. Fakat mesele o kadar basit değil. Daha az verimli bir yağın aynı talebi karşılamak için daha fazla araziye ihtiyaç duyması da başka ormanları tehdit edebilir. Dolayısıyla çözüm, tek bir ürünü suçlamakla bulunmayacak. Asıl soru bir gıdanın ne kadar üretildiği kadar, onu üretirken neyin geride bırakıldığı. Bir plantasyonun içinde orangutanın geçebileceği bir koridor açmak önemli. Nehir kıyısını korumak önemli. Bir siamangın yeniden üreyebilmesi umut verici. Ama bunların hiçbiri tropikal ormanın yerine geçmiyor. Belki de geleceğin sürdürülebilir gıda sistemi, “daha az zarar veren plantasyon” ile yetinmek yerine gıdanın üretildiği manzarayı da üretimin bir parçası olarak görmeyi öğrenmek zorunda. Çünkü bir gıdayı üretmek için gereken şey yalnızca toprak değil. O toprağın hâlâ canlı kalması da gerekiyor!

Bu Makaleyi Paylaşın
Yorum yapılmamış