Bu Hafta Sonu Masayı Kurmuyor, Şehri Tadıyoruz

Editor
3 Dk Okunabilir

Taste and the City, 5-6 Eylül’de Beykoz Kundura’da İstanbul’un farklı mutfaklarını, restoranlarını, yerel üreticilerini ve yaratıcı markalarını aynı çatı altında buluşturuyor. İki günlük etkinlikte yemek kadar müzik, atölyeler, söyleşiler ve şehir kültürü de menüde.

İstanbul’da iyi yemek peşine düştüğümüzde genellikle semt semt dolaşıyoruz. Bu hafta sonu ise rotayı biraz kısaltmak mümkün. Taste and the City, 5-6 Eylül’de Wonder Wheel Agency organizasyonuyla Beykoz Kundura’ya yerleşiyor ve şehrin farklı noktalarına dağılmış restoranları, yaratıcı mutfakları ve üreticileri iki günlüğüne aynı yerde buluşturuyor. Ama buradaki fikir yalnızca “çok sayıda restoranı tek yerde denemek” değil. Festival, gastronomiyi şehir kültürünün bir parçası olarak ele alıyor. İstanbul’un farklı mutfaklarından seçkiler, festivale özel hazırlanan tabaklar ve yalnızca etkinlikte deneyimlenebilecek içeriklerle bir araya geliyor.

Beykoz Kundura’nın Boğaz kıyısındaki tarihi atmosferi de işin önemli parçalarından biri. Açık ve kapalı alanlara yayılan etkinlik, klasik bir kapalı salon yeme-içme organizasyonundan ziyade, gün boyunca dolaşıp keşfetmeye açık bir şehir deneyimi yaratmayı hedefliyor.

Menüde Sadece Yemek Yok

Taste and the City’nin programı sofradan kalktıktan sonra da devam ediyor. Atölyeler ve söyleşiler; gastronominin yanı sıra şehir kültürü, şarap, yaratıcılık, yaşam tarzı ve üretim gibi başlıklara uzanıyor. Üstelik ziyaretçi yalnızca izleyici olarak kalmıyor. Festivale özel tasarlanan yaratıcı atölyeler, gastronomiyle kurulan ilişkiyi biraz daha deneyimsel hale getiriyor. Müzik de bu deneyimin fon müziği olmaktan öteye geçiyor. Gün boyunca farklı alanlarda devam eden müzik programı, yemek ve sohbet arasında festivalin ritmini belirleyen unsurlardan biri olarak konumlanıyor.

Şehirden Birkaç Şey Eve Götürelim

Lokal Market Alanı ise restoranların dışında başka bir keşif rotası açıyor. Yerel üreticiler, butik markalar ve zanaatkârların ürünleri burada buluşuyor. Bu bölümün güzel tarafı, gastronomiyi yalnızca tüketilen bir deneyim olmaktan çıkarması. Tadılan bir ürünün arkasındaki üreticiyle, zanaatla ya da yerel hikâyeyle karşılaşmak; festivalin “şehirle bağ kurma” iddiasını daha görünür hale getiriyor. İki günlük program boyunca farklı restoranlar ve yaratıcı mutfaklar, kendi seçkileriyle ziyaretçilerin karşısına çıkacak. Dolayısıyla Taste and the City’yi yalnızca yemek yemek için gidilecek bir etkinlik olarak düşünmek biraz haksızlık olur. Burada asıl mesele İstanbul’un yeme-içme kültürünü tek bir noktada dolaşmak.

Gider Miyiz?

Artıları: İstanbul’un farklı restoranlarını tek bir günde keşfetme fikri oldukça cazip. Atölye, söyleşi, müzik ve Lokal Market’in programa dahil olması da etkinliği sıradan bir gastronomi buluşmasından çıkarıyor. Bir de Beykoz Kundura’nın kendine özgü atmosferi var.

Eksileri: Böyle etkinliklerin klasik problemi burada da karşımıza çıkabilir: kalabalık, bekleme süreleri ve her şeyi denemeye çalışırken asıl deneyimi kaçırmak. Ayrıca festival formatında fiyatların tek tek restoran deneyiminden daha farklı bir bütçe gerektirebileceğini de hesaba katmak gerekiyor.

Kararımız:
Gideriz. Ama sadece yemek yemeye değil. Birkaç iyi tabak, biraz müzik, biraz sohbet, birkaç yeni üretici keşfi ve Beykoz Kundura’nın atmosferi için hafta sonunu ayırmaya değer görünüyor. İstanbul’u bazen yürüyerek, bazen binalarına bakarak, bazen de tabaktan tadıyoruz. Bu hafta sonu yöntem belli.

Bu Makaleyi Paylaşın
Yorum yapılmamış