“Artık Çok Geç” Demek İklim Krizini Çözer mi?

Dilhan Hız
7 Dk Okunabilir

İklim krizinin boyutu büyüdükçe kullanılan dil de sertleşiyor. “Artık çok geç”, “Dünya yaşanmaz hale gelecek”, “Hiçbir şey yapılamaz” gibi ifadeler iklim tehlikesinin görünür olmasını sağlarken, başka bir riski de beraberinde getiriyor: İnsanları harekete geçirmek yerine çaresiz bırakmak. İklim felaketçiliği tam olarak bu noktada tartışmaya açılıyor.

İklim değişikliğinin etkilerini artık yalnızca uzak bir geleceğe ait ihtimaller olarak konuşmuyoruz. Rekor sıcaklıklar, kuraklık, seller, orman yangınları, buzulların erimesi ve gıda sistemleri üzerindeki baskı gündelik hayatın bir parçası haline gelirken, bütün bu gelişmeleri anlatma biçimimiz de en az haberin kendisi kadar önemli bir meseleye dönüşüyor. Çünkü bir yandan iklim krizinin gerçek boyutunu olduğundan küçük göstermek istemiyoruz, diğer yandan sürekli daha büyük bir felaketin kapıda olduğunu söylemek, insanları harekete geçirmek yerine “artık yapacak bir şey yok” düşüncesine itebilir. Tam da bu nedenle son yıllarda iklim iletişiminde “iklim felaketçiliği” olarak tanımlanan yaklaşım daha fazla tartışılıyor. Buradaki mesele iklim krizinin ciddi olmadığını söylemek değil; bilimsel olarak mümkün olan riskleri kaçınılmaz bir kıyamet senaryosu gibi sunarak geleceğe dair bütün seçenekleri ortadan kaldırmak.

Felaket Gerçek, Peki Felaketçilik Ne?

İklim krizinin ciddi sonuçları olacağına dair güçlü bilimsel kanıtlar bulunuyor ve küresel sıcaklık artışı sürdükçe aşırı sıcaklar, kuraklık, aşırı yağışlar, deniz seviyesinin yükselmesi ve ekosistemler üzerindeki baskının artması bekleniyor. Ancak burada önemli bir ayrım var: Bir riskin büyümesiyle o riskin sonucunun kesinleşmesi aynı şey değil. “Emisyonlar azaltılmazsa iklim kaynaklı riskler büyüyecek” demek bilimsel bir uyarıyken, “Artık hiçbir şey yapılamaz” demek bu uyarının çok ötesine geçiyor. Çünkü iklim sisteminin geleceği, bugün ve önümüzdeki yıllarda ne kadar sera gazı salacağımızdan enerji sistemlerini ne hızla değiştireceğimize, şehirleri nasıl dönüştüreceğimizden ekosistemleri nasıl koruyacağımıza kadar vereceğimiz kararlarla şekillenmeye devam ediyor. Dolayısıyla iklim krizinin kaçınılmaz sonuçları ile kaçınılmaz olmayan sonuçlarını birbirinden ayırmak gerekiyor.

“Artık Çok Geç” Kimin İşine Yarıyor?

İklim iletişiminde en kolay cümlelerden biri “Artık çok geç” olabilir; çünkü yaşananların ağırlığını tek seferde anlatıyor, fakat aynı zamanda bütün eylem alanını da kapatıyor. Eğer insanlara sürekli olarak dünyanın zaten kaybedildiği, geri dönüşün mümkün olmadığı ve geleceğin çoktan belirlendiği söylenirse, bir noktadan sonra “Madem sonuç değişmeyecek, neden uğraşalım?” sorusunun ortaya çıkması şaşırtıcı olmaz. Oysa iklim politikalarının amacı yalnızca dünyayı bir anda eski haline döndürmek değil, daha fazla ısınmayı ve bunun yaratacağı zararları mümkün olduğunca sınırlamak. Bugün yapılan her emisyon azaltımı, gelecekteki sıcaklık artışının ve buna bağlı risklerin bir bölümünü önleyebilir; bugün korunan bir orman, dönüştürülen bir enerji sistemi ya da daha verimli hale getirilen bir bina da yarının riskini azaltabilir. Bu nedenle “çok geç” ifadesi, iklim krizinin aciliyetini anlatmak için güçlü görünse de aslında en kritik bilgiyi gözden kaçırıyor: Ne kadar erken harekete geçersek o kadar fazla seçeneğimiz var.

Peki Her Şeyi İyi Göstermek mi Gerekiyor?

Elbette hayır. İklim felaketçiliğinden kaçınmak, iklim krizini pembe bir tabloya çevirmek anlamına gelmiyor; hatta bunun tam tersine, gerçek riskleri olduğu gibi anlatmak ve nerede başarısız olduğumuzu açıkça söylemek gerekiyor. Çünkü “Teknoloji her şeyi çözecek”, “Yenilenebilir enerji geliyor, sorun bitecek” ya da “Bireysel tercihlerimizi değiştirirsek iklim krizini durdurabiliriz” gibi aşırı iyimser anlatılar da en az felaketçilik kadar sorunlu. İklim krizi, tek bir teknolojiyle ya da yalnızca bireysel tüketim tercihlerimizle çözülebilecek kadar basit olmadığı gibi, bütün geleceğimizi şimdiden kaybettiğimiz bir hikâye de değil. Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey belki de umut satmak değil, hareket alanını göstermek.

Bu durumda korkunun iklim iletişiminde hiçbir işe yaramadığını söylemek de doğru olmaz; insanlar karşı karşıya oldukları tehlikenin boyutunu anlamadan değişim talep etmeyebilir ve bazen sert gerçeklerle yüzleşmek harekete geçmenin ilk adımı olabilir. Ancak korkunun yanında bir çıkış yolu gösterilmediğinde, tehdit bir süre sonra harekete geçirici olmaktan çıkıp felç edici hale gelebilir.

Bir yangın alarmının amacının insanları korkutmak değil, binadan çıkmalarını sağlamak olması gibi, iklim iletişiminin de yalnızca tehlikeyi göstermekle yetinmemesi gerekiyor. “Büyük bir risk var” dedikten sonra “Peki bunu azaltmak için ne yapabiliriz?” sorusunun da cevaplanması gerekiyor. Belki de iklim haberciliğinin en önemli sınavlarından biri burada başlıyor: Okura yalnızca dünyanın ne kadar kötü bir yere gittiğini anlatmak değil, hangi noktaların hâlâ değiştirilebilir olduğunu göstermek.

Bilimsel Belirsizlik, Çaresizlik Demek Değil

İklim tartışmalarında bir başka sorun da bilimsel belirsizliğin çoğu zaman yanlış yorumlanması. Bilim insanlarının gelecekteki sonuçların tam olarak ne zaman, nerede ve hangi şiddette gerçekleşeceğini kesin biçimde söyleyememesi, iklim değişikliği hakkında hiçbir şey bilinmediği anlamına gelmiyor; tam tersine, belirli risklerin artacağına dair güçlü kanıtların yanında belirsizliğin nerede başladığını da biliyoruz. Bu nedenle belirsizlik, “nasıl olsa bilmiyoruz” diyerek hiçbir şey yapmamanın gerekçesi değil; riskleri yönetmenin neden gerekli olduğunu gösteren unsurlardan biri. Belki de soruyu “Felaket olacak mı?” şeklinde kurmak yerine “Hangi sonuçları önleyebilir, hangilerine uyum sağlayabilir ve ne kadarını değiştirebiliriz?” diye sormak çok daha gerçekçi.

Ya Sonra?

İklim krizinde iki uç anlatı arasında sıkışıp kalmak kolay: Bir tarafta hiçbir şey olmadığını söyleyen inkâr, diğer tarafta her şeyin bittiğini ilan eden felaketçilik var. Oysa gerçek hayat bu iki cümlenin arasında ilerliyor ve bugün verdiğimiz kararlar, yarının ikliminin ne kadar zor olacağını hâlâ değiştirebiliyor. Belki de artık “Dünyayı kurtarabilecek miyiz?” sorusuna takılıp kalmaktan vazgeçip daha somut bir soru sormanın zamanı geldi: Daha ne kadarını kurtarabiliriz? Çünkü iklim krizinde asıl kaybettiğimiz şey yalnızca zaman değil; seçeneklerimiz. Her gecikme bazı seçenekleri elimizden alıyor, fakat henüz bütün seçenekleri kaybetmiş değiliz.

Bu yüzden “Artık çok geç” demek yerine “Daha ne kadar geç kalabiliriz?” diye sormak, kulağa daha az dramatik gelse de geleceğimiz açısından çok daha önemli olabilir.

Bu Makaleyi Paylaşın
Yorum yapılmamış