Dünyayı Kurtarmak İçin Önce Sofraya mı Bakmalıyız?

Dilhan Hız
6 Dk Okunabilir

İklim krizi denince akla enerji, biyoçeşitlilik denince ormanlar, çölleşme denince kuruyan topraklar geliyor. Oysa üçünün ortasında her gün oturduğumuz bir yer var: sofra. Çünkü ne yetiştirdiğimiz, nasıl yetiştirdiğimiz ve ne kadarını tükettiğimiz; iklimden suya, topraktan doğaya kadar gezegenin hesabını doğrudan etkiliyor.

Sabah kahvaltıda domatesi tabağa koyuyoruz. Peki o domates kaç litre suyla yetişti? Hangi toprakta büyüdü? O toprağın gelecek yıl da aynı verimi verip veremeyeceğini biliyor muyuz? Üretim sırasında kullanılan suyun, gübrenin, ilacın ve enerjinin doğaya bıraktığı izi ne kadar düşünüyoruz? Bütün bunlar olurken iklim krizini hâlâ çoğunlukla enerji santralleri, otomobiller ve fabrikalar üzerinden konuşmamız biraz tuhaf değil mi? Belki de biraz sofraya bakmanın zamanı geldi. Çünkü dünyanın çevre gündeminde önümüzdeki dönemde iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve arazi bozulması yine ayrı başlıklar altında ele alınacak. Oysa bu üç büyük sorunun kesiştiği oldukça sıradan bir yer var: gıda.

Çünkü mesele sadece ne yediğimiz değil

Reuters’ta yayımlanan bir değerlendirme de tam olarak bu noktaya dikkat çekiyor. Önümüzdeki üç büyük çevre gündeminin birbirinden kopuk ilerlemek yerine gıda sistemleri üzerinden birlikte ele alınması gerektiği savunuluyor. Bunun nedeni basit: Bugünkü gıda sistemleri küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte birinden sorumlu ve karasal biyoçeşitlilik kaybının da önemli bir bölümünü tetikliyor. Yani doğayı tüketirken aslında biraz da yemek yiyoruz. Bir orman tarım alanına dönüştüğünde, bir sulak alan kurutulduğunda, toprak sürekli daha yüksek verim almak için zorlandığında ya da suyu kıt bir bölgede su isteyen ürünler yetiştirildiğinde olan biten yalnızca “tarım” başlığı altında kalmıyor. Tabağımız büyürken gezegenin başka bir yerinden eksiliyor olabilir.

Türkiye’de bu hikâye o kadar da uzak değil

Türkiye’de bunun için geleceğe bakmaya da gerek yok. Kuraklığı, barajları, tarımsal üretimi, buğdayı, zeytini, meyveyi ve sebzeyi zaten konuşuyoruz. Fakat çoğu zaman bunları birbirinden bağımsız haberler olarak görüyoruz. Oysa kuraklık tarlaya geldiğinde hikâye orada bitmiyor. Ürün azalıyor, maliyet yükseliyor, çiftçinin geliri etkileniyor, fiyat değişiyor ve sonunda iklim krizi market rafındaki fiyat etiketine dönüşüyor. Tam da burada tarımın geleceğine dair zor soru ortaya çıkıyor: Daha az suyla daha fazla gıda üretirken toprağı ve doğayı da tüketmeden bunu başarabilecek miyiz?

Çünkü uzun süre tarımın temel sorusu “Daha fazla insanı doyurmak için daha fazla nasıl üretiriz?” oldu. Şimdi bu sorunun yanına birkaç kelime daha eklemek gerekiyor: Bunu ne kadar suyla, ne kadar toprak kullanarak ve doğaya ne bırakarak yapacağız? Bir tarladan bugün daha fazla ürün almak elbette iyi haber. Ama bunun bedeli toprağın organik maddesinin azalması, su kaynaklarının tükenmesi ya da ekosistemin zarar görmesi ise birkaç yıl sonra aynı tarlaya başka gözle bakmamız gerekebilir.

Bir de sofraya hiç gelemeyenler var

Üstelik gezegenin kaynaklarını kullanarak ürettiğimiz gıdanın tamamını bile yemiyoruz. Üretimden taşımaya, marketten mutfağa kadar zincirin farklı noktalarında önemli miktarda gıda kayboluyor veya israf ediliyor. Bir tarafta su kıtlığı, diğer tarafta toprağın yorulması, iklim krizi ve gıda güvencesi endişesi var; bütün bunların ortasında ürettiğimiz yiyeceğin bir bölümünü çöpe atıyoruz. Bu nedenle gıda israfını yalnızca tüketicinin davranışlarıyla açıklamak da işin kolayına kaçmak olur. Üretim planlamasından depolamaya, tedarik zincirinden perakendeye kadar sistemin tamamının bu hikâyede payı var. Dolayısıyla sofrayı değiştirmek istiyorsak önce sistemin nasıl çalıştığına bakmamız gerekiyor.

Üç ayrı kriz, aynı tabak

İklim kriziyle mücadele ederken enerjiyi dönüştürüyoruz. Biyoçeşitliliği korumaya çalışırken ormanları, sulak alanları ve habitatları savunuyoruz. Çölleşmeyle mücadelede toprağın kaybını durdurmaya çalışıyoruz. Ama bu üç başlığı yan yana koyduğumuzda karşımıza yine tarım çıkıyor. Üstelik tarım yalnızca sorunun bir parçası değil, çözümün de önemli bir parçası olabilir. Daha az su kullanan üretim yöntemleri, toprağı koruyan uygulamalar, yerel çeşitlerin korunması, tarımsal çeşitliliğin artırılması ve gıda kaybının azaltılması aynı anda birkaç soruna dokunabilir. Burada ihtiyaç duyulan şey her şeyi bir anda kurtaracak sihirli bir yöntem değil; aynı sistemin parçalarını birbirinden koparmamayı öğrenmek.

Peki yarın ne yiyeceğiz?

Belki de “geleceğin gıdası” dediğimiz şeyi yalnızca laboratuvarda geliştirilen yeni proteinlerde, alternatif etlerde ya da yapay zekâyla optimize edilen tarlalarda aramamak gerekiyor. Geleceğin gıdası, bugün hangi ürünü nerede ve ne kadar suyla yetiştirmemiz gerektiğini daha doğru hesaplamak da olabilir. Daha az su isteyen ürünlere yönelmek, toprağı daha az yoran üretim biçimlerini yaygınlaştırmak, yerel çeşitleri korumak ya da her yerde her şeyi yetiştirebileceğimiz fikrinden vazgeçmek… Çünkü iklim değiştikçe tarım haritası da değişiyor. Tarım haritası değiştiğinde ise yalnızca çiftçinin ne ekeceği değişmeyecek. Bizim ne yiyeceğimiz de değişecek.

Ya Sonra?

Dünyayı kurtarmak için önce sofraya bakmak biraz iddialı bir cümle. Ama belki de sandığımız kadar değil. Çünkü iklim kriziyle ilgili kararların çoğu bizim tabağımızdan çok uzakta alınıyor gibi görünse de sonuçları her gün tabağımıza geliyor: domatesin fiyatında, zeytinyağının miktarında, ekmeğin maliyetinde, suyun hesabında ve bazen markette bulamadığımız bir üründe.

Belki artık “İklim krizi için ne yapmalıyız?” sorusuna bir yenisini eklemenin zamanı geldi: Yarın ne yiyeceğiz? Çünkü bu sorunun cevabını yalnızca mutfak vermeyecek. Toprak, su, iklim ve bugün nasıl üretip tükettiğimiz verecek. İşte Ya Sonra ekibi olarak biz de bu sorudan hareketle çabalıyoruz. Keyifli okumalar…

Bu Makaleyi Paylaşın
Yorum yapılmamış