Bir bardak suyu düşünün. Sonra sofradaki ekmeği, domatesi, peyniri, kahveyi… Su yalnızca içtiğimiz bir kaynak değil; yediğimiz hemen her şeyin görünmeyen hammaddesi. Dünya Su Haftası’nda asıl konuşmamız gereken soru bu yüzden “Ne kadar suyumuz kaldı?” değil, “Bu suyla gelecekte nasıl besleneceğiz?”
Bir bardak suyu elimize aldığımızda hikâyenin yalnızca son sayfasını görüyoruz. Asıl hikâye çok daha önce, bir buğday tohumunun toprağa bırakılmasıyla, bir kahve fidanının büyümesiyle, bir domatesin tarlada olgunlaşmasıyla ya da bir ineğin yiyeceği yemin yetiştirilmesiyle başlıyor. Market rafında gördüğümüz ürünün içinde suyu göremiyoruz ama o ürünün ortaya çıkması için su çoktan devreye girmiş oluyor. Sulama, yağış, hayvan yemi, üretim ve işleme süreçleri derken su, gıdanın görünmeyen hammaddesine dönüşüyor. Bu nedenle su krizini yalnızca musluktan akan suyun azalması üzerinden okumak, hikâyenin önemli bir bölümünü dışarıda bırakıyor.
Küresel tatlı su çekimlerinin yaklaşık yüzde 72’sinin tarımda gerçekleşmesi de bunu anlatıyor. Dolayısıyla suyun geleceğini konuşacaksak, evde diş fırçalarken kapattığımız musluk kadar tarladaki üretim biçimine de bakmamız gerekiyor.
Su Azalınca İlk Olarak Ne Değişir?
Belki de su krizinin en görünmez tarafı burada başlıyor. Tarlada su azaldığında bunun etkisini hemen “su krizi” başlığıyla görmüyoruz. Önce verim düşebiliyor, üretim maliyetleri değişiyor, bazı ürünlerin hangi bölgelerde yetiştirileceği yeniden düşünülüyor. Sonra bu değişiklikler yavaş yavaş market raflarına ve fiyat etiketlerine yansıyor. Başka bir deyişle, su meselesi bir noktadan sonra tarım haberinden çıkıp doğrudan sofranın meselesine dönüşüyor.
Üstelik iklim değişikliği bu hesabı daha da karmaşık hale getiriyor. Uzayan kuraklık dönemleri, düzensiz yağışlar, aşırı sıcaklar ve yeraltı suları üzerindeki baskı, tarımın yıllardır alıştığı üretim koşullarını değiştiriyor. Bir bölgede üretimin devam edebilmesi için daha fazla su gerekebilirken, aynı su başka bir bölgede içme suyu, ekosistem ya da farklı bir tarımsal faaliyet için gerekli olabiliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca “daha az su kullanalım” demekten çok daha büyük.
Bugünün Verimi, Yarının Üretimini Tüketiyor mu?
Tarımın geleceğinde belki de en zor sorulardan biri bu olacak. Bir ürünün bugün yüksek verim vermesi, o üretimin yarın da sürdürülebileceği anlamına gelmiyor. Eğer yüksek verimi korumak için toprağın ve su kaynaklarının kapasitesini sürekli zorluyorsak, aslında bugünün üretimiyle yarının üretim ihtimalini tüketiyor olabiliriz. Bu nedenle tarımın performansını yalnızca hektar başına alınan ürün miktarıyla ölçmek giderek daha yetersiz hale geliyor. Bir tarladan kaç ton ürün aldığımız kadar, o ürünü ne kadar su kullanarak ürettiğimiz, toprağın üretim kapasitesini nasıl etkilediğimiz ve aynı üretimin yıllar sonra sürdürülebilir olup olmadığı da önemli.
Burada teknoloji önemli bir rol oynayabilir. Daha verimli sulama sistemleri, topraktaki nemi koruyan uygulamalar, kuraklığa dayanıklı çeşitler ve veri destekli üretim yöntemleri su kullanımını azaltabilir. Ancak teknolojiye fazla güvenip meselenin geri kalanını görmezden gelmek de kolay bir tuzağa dönüşebilir. Çünkü daha verimli sulama sistemi kullanmak, o bölgede su ihtiyacı yüksek bir ürünü yetiştirmenin doğru karar olup olmadığı sorusunu ortadan kaldırmıyor. Asıl mesele belki de “Bir dönümden ne kadar ürün alabiliriz?” sorusunu terk etmek değil, bunun yanına çok daha önemli bir soru eklemek: “Bu ürünü ne kadar suyla ve gelecekte de üretmeye devam edebilecek şekilde yetiştirebiliriz?”
Su Politikası Aslında Gıda Politikasıdır
Bu nedenle suyu yalnızca çevresel bir mesele olarak görmek artık yeterli değil. Suya ilişkin her kararın tarımla, tarıma ilişkin her kararın da gıda sistemiyle bir bağlantısı var. Hangi ürünün nerede yetiştirileceği, hangi üretim modelinin destekleneceği, sulama yatırımlarının nereye yapılacağı ve toprağın nasıl kullanılacağı yalnızca çiftçinin kararları değil. Bunların tamamı, gelecekte sofralarımızda ne bulacağımızı da belirleyecek. Üstelik bu değişim yalnızca üreticiyi ilgilendirmiyor. Gıda şirketlerinin tedarik zincirlerinden tüketicilerin tercihlerine kadar sistemin tamamı suyla ilişkili. Bir ürünün su ayak izi yükseldikçe, su kıtlığının yaşandığı bir dünyada o ürünün gerçek maliyeti de bugünkü fiyat etiketinden çok daha büyük hale gelebilir.
Belki de önümüzdeki yıllarda gıdayı değerlendirirken yalnızca kalorisine, proteinine, fiyatına veya karbon ayak izine değil, hangi suyla ve hangi koşullarda üretildiğine de bakmamız gerekecek.
Geleceğin Sofrası Bugün Kuruluyor
Dünya Su Haftası’nın bize hatırlatması gereken en önemli şeylerden biri bu: Su, gelecekte karşılaşacağımız bir problem değil. Bugün tarımda verdiğimiz kararların, yarın sofrada karşımıza çıkacak sonuçlarından biri. Bir gün markete gidip bazı ürünleri daha pahalı bulduğumuzda, bazılarını başka bölgelerde aradığımızda veya bazı ürünlerin raflarda daha az yer kapladığını gördüğümüzde bunun nedenini yalnızca ekonomik koşullarda aramayacağız. Kuraklık, su kaynaklarının azalması, değişen üretim bölgeleri ve iklim koşulları da o fiyat etiketinin arkasında olacak. Belki kimse o gün “Su bitti” demeyecek. “Verim düştü”, “maliyet arttı”, “üretim başka yere kaydı” diyeceğiz. Oysa bütün bu cümlelerin başlangıcında su olabilir. Bu yüzden geleceğin gıda güvenliğini konuşurken suyu dipnota atmak artık mümkün değil. Çünkü su yoksa yalnızca susuz kalmıyoruz; neyi, nerede, ne kadar ve hangi maliyetle üretebileceğimizi de kaybediyoruz.
Ya Sonra?
Su krizini çoğu zaman musluktan başlayarak düşünüyoruz. Belki de yönümüzü tersine çevirmemiz gerekiyor. Önce tarlaya, sonra gıdaya, ardından market rafına bakmalıyız. Çünkü suyun azaldığını ilk olarak muslukta fark etmeyebiliriz. Belki önce bir domatesin fiyatında, bir buğday tarlasının veriminde, bir kahve çekirdeğinin üretildiği bölgede ya da soframızdan eksilen bir üründe göreceğiz. O zaman soru artık “Suyumuzu nasıl koruruz?” olmayacak. Daha zor bir soru bizi bekliyor olacak:
Suyu tüketmeden kendimizi nasıl besleyeceğiz?
