Ürdün’de aşırı otlatma nedeniyle yıpranan meralar, bilim insanları ile çobanların ortak çalışması sayesinde yeniden canlandı. Bir zamanlar çatışma nedeni olarak görülen koruma çalışmaları bugün hem doğayı hem de kırsal ekonomiyi güçlendiriyor. Peki benzer iklim baskılarıyla karşı karşıya olan Türkiye’de neden bu ölçekte başarı hikâyeleri daha az duyuyoruz?
Ürdün denince çoğumuzun aklına kurak topraklar gelir. Ama tam da o kurak topraklarda, yıllardır aşırı otlatma nedeniyle verimini kaybetmiş meralar yeniden canlanıyor. Kraliyet Botanik Bahçesi çevresindeki 180 hektarlık alanda yürütülen restorasyon çalışması, klasik bir “çit çekip koruyalım” anlayışının ötesine geçmiş. Bilim insanları, kamu kurumları ve en önemlisi çobanlar aynı masaya oturmuş. Otlatma belirli bir süre durdurulmuş, ardından kontrollü biçimde yeniden başlamış. Sonuçta hem bitki örtüsü güçlenmiş hem de hayvancılık tamamen dışlanmadan sürdürülebilir bir modele dönüşmüş.
Koruma mı, Yasak mı?
Doğa koruma projelerinin en büyük çıkmazlarından biri, yerel halkın kendini dışlanmış hissetmesi. Ürdün’deki örnek ise bunun tersini gösteriyor. Çobanlar, koruma alanının karşısında duran insanlar olmaktan çıkıp projenin ortağı hâline geliyor. Çünkü kimseye “Artık buraya giremezsin.” denmiyor. Bunun yerine “Bunu birlikte nasıl koruyabiliriz?” sorusu soruluyor. Belki de başarının sırrı tam burada.
Asıl Haber Ürdün Değil
Aslında bu haberi okurken insanın aklı sürekli Türkiye’ye gidiyor. Bizde de kuraklık var. Bizde de meralar baskı altında. Bizde de çölleşme riski giderek büyüyor. Mera ıslahı çalışmaları da yapılıyor. Destek programları da var. Ama bütün bunların içinden neden dünya ölçeğinde örnek gösterilen, insanın dönüp tekrar okumak istediği hikâyeler çıkmıyor? Sorun gerçekten proje eksikliği mi? Yoksa projeleri yalnızca teknik bir uygulama olarak görüp, onları toplumun sahipleneceği bir dönüşüme çeviremiyor muyuz?
Türkiye’de restorasyon denildiğinde çoğu zaman ilk konuşulan başlık bütçe oluyor. Oysa Ürdün örneği başka bir şey söylüyor. Restorasyon yalnızca para meselesi değil. Güven meselesi. Ortaklık meselesi. Bilimle yerel bilgiyi buluşturabilme meselesi. Doğa, yalnız bırakıldığında kendini yenileyebiliyor. Ama insanlar dışarıda bırakıldığında aynı şeyi söylemek pek mümkün olmuyor.
Ya Sonra?
Belki de “Ürdün bunu nasıl yaptı?” diye sormaktan önce, “Biz neden benzer başarı hikâyelerini görünür kılamıyoruz?” diye sormalıyız. Çünkü iklim krizi artık kimsenin kapısını ayrı ayrı çalmıyor. Aynı kuraklık kuşağında yaşayan iki ülkeden biri, meralarını yeniden çiçeklendirebiliyorsa, diğerinin de bunu neden başaramadığı ya da neden yeterince konuşulmadığı sorgulanmayı hak ediyor. Belki de ihtiyacımız olan yeni bir proje değil; doğayı, üreticiyi ve yerel bilgiyi aynı hikâyenin içine koyabilen yeni bir bakış açısı.
