Nepal’in Faturası Kime?

Dilhan Hız
6 Dk Okunabilir

Nepal’in yaşadığı sel felaketi, iklim krizinin en büyük adaletsizliklerinden birini yeniden gündeme getiriyor: Krizin oluşumunda payı çok düşük olan ülkeler, sonuçlarından en ağır etkilenenler arasında.

Ağustos sonunda Tibet sınırındaki Himalaya bölgesinde bir buzulun çökmesiyle başlayan zincirleme olay, Nepal’de yıkıcı sellere dönüştü. Buz, kaya ve eriyen suyun vadiye doğru ilerlemesiyle nehirlerin önü geçici olarak kapanırken, doğal bariyerin daha sonra yıkılması büyük bir su ve enkaz dalgasını aşağı bölgelere taşıdı. Köyler, yollar, köprüler ve altyapı ağır hasar gördü. Nepal’de can kaybı bini aşarken binlerce kişi de kayıp durumda. Ülkenin ilk tahminlerine göre yeniden inşa için ihtiyaç duyulabilecek kaynak 5 milyar dolara kadar çıkabilir. Nepal Başbakanı Balendra Shah ise yaşananların sıradan bir sel olmadığını söyleyerek, Himalaya bölgesindeki risklerin iklim değişikliğiyle birlikte arttığına dikkat çekti ve uluslararası topluma çağrıda bulundu.

Felaket Doğal, Fatura Küresel

Himalayalar’da sel, heyelan ve çığlar yeni değil. Fakat iklim krizi bu doğal risklerin zeminini değiştiriyor. Hindu Kush Himalaya bölgesindeki buzullar hızla buz kaybediyor; donmuş toprakların çözülmesi, yamaçların istikrarsızlaşması, büyüyen buzul gölleri ve düzensizleşen yağışlar sel ve heyelan risklerini artırıyor. Tam da burada Nepal’in itirazı önem kazanıyor. Yaklaşık 30 milyon nüfuslu ülke, küresel ısınmaya yol açan emisyonlara büyük ekonomilerle kıyaslanamayacak kadar küçük bir katkı yapıyor. Buna rağmen iklim krizinin etkilerini doğrudan yaşayan ülkelerden biri. Nepal’in yaşadığı tablo bu nedenle yalnızca bir doğal afet hikâyesi değil; “Krize kim neden oldu, bedelini kim ödüyor?” sorusunun gerçek hayattaki karşılığı.

Nepal Yardım Değil, Hak Talep Ediyor

Nepal’in bu kez dikkat çekici bir başka adımı var. Ülke, Birleşmiş Milletler bünyesindeki Kayıp ve Zarar Fonu’ndan finansman talep etti. Bu mekanizma, iklim değişikliğinin artık kaçınılamayan etkileriyle karşı karşıya kalan gelişmekte olan ülkelerin zararlarını karşılamaya yardımcı olmak amacıyla oluşturuldu. Fakat ortada büyük bir sorun var: Fon henüz herhangi bir ülkeye ödeme yapmış değil. Üstelik Nepal’in talebi, fonun mevcut kapasitesinin çok üzerinde bir felaketin ardından ve normal başvuru takviminin dışında acil bir karar verilmesini gerektiriyor. Nepal’in talebi bu nedenle yalnızca maddi destek arayışı değil. Aynı zamanda yıllardır süren iklim adaleti tartışmasının somut bir sınaması. İklim krizine en az katkıda bulunan ülkeler, kriz büyüdükçe kendi kaynaklarıyla mı baş başa bırakılacak?

Peki Türkiye Nerede Duruyor?

Nepal’in hikâyesine bakarken Türkiye’yi doğrudan aynı kefeye koymak doğru olmaz. Ancak soru bize oldukça tanıdık. Türkiye de iklim değişikliğinin etkilerine karşı kırılgan bölgelerden biri. Kuraklık, su stresi, aşırı sıcaklar, orman yangınları, sel ve taşkınlar farklı bölgelerde giderek daha fazla gündeme geliyor. Dolayısıyla iklim krizinin maliyetini yalnızca “gelecekte ne olacak?” sorusuyla değerlendirmek artık mümkün değil.

Asıl soru, bugün yaşanan zararların faturasını kimin ödediği.

Bir sel olduğunda evini kaybeden vatandaş mı? Üretimi zarar gören çiftçi mi? Yıkılan altyapıyı yeniden yapmak zorunda kalan kamu mu? Yoksa iklim krizinin oluşumunda daha büyük payı olan ülkelerin ve ekonomilerin de bu faturada sorumluluğu olmalı mı? Türkiye açısından mesele yalnızca uluslararası iklim finansmanından daha fazla pay almak da değil. Kendi şehirlerimizi, altyapımızı ve doğal alanlarımızı değişen iklim koşullarına ne kadar hazırladığımız da aynı derecede önemli. Çünkü başka ülkelerin kayıp ve zarar mekanizmalarından destek beklerken, içeride yeni riskleri büyüten yatırımlara ve plansız yapılaşmaya devam etmek ciddi bir çelişki yaratmıyor mu?

Bir Fona Sığmayan Zarar

Nepal’in önündeki sorun, birkaç milyar dolarlık bir yeniden inşa bütçesinden ibaret değil. Ülkenin altyapısının önemli bir bölümü iklim kaynaklı afetlere açık durumda ve yıllık afet kayıplarının yüz milyonlarca dolara ulaştığı belirtiliyor. Üstelik iklim krizinin hızlandığı bir dünyada bu hesabın her yıl yeniden yapılması gerekebilir. İşte burada “kayıp ve zarar” kavramı önem kazanıyor. Çünkü bazı iklim etkilerine artık yalnızca uyum sağlayarak karşı koymak mümkün olmayabilir. Bir köyü taşkından koruyabilirsiniz; fakat bir buzulun çökmesiyle yok olan bir yaşam alanını eski haline getirmek her zaman mümkün değil. Bir ülkenin kaybettiği yalnızca binalar, yollar ve enerji tesisleri de değil. Geçim kaynakları, kültürel miras, doğal ekosistemler ve insanların yerlerinden edilmesi de bu hesabın içinde.

İklim Krizi İçin Yeni Bir Fatura

Nepal’in yaşadığı felaket, iklim krizinin gelecekte yaşanacak soyut bir tehlike olmadığını bir kez daha gösteriyor. Kriz bugün bazı ülkelerin bütçelerinde, kaybolan altyapılarında ve insanların hayatlarında karşılığını buluyor. Fakat küresel iklim politikalarının en zor sorusu hâlâ ortada duruyor: Bu faturayı kim ödeyecek? Daha da önemlisi, kayıp ve zarar fonları gerçekten felaketlerin ölçeğine yetişebilecek mi? Yoksa ülkeler her büyük afetten sonra yeniden yardım çağrısı yapmak zorunda mı kalacak? Nepal’in başvurusu bu açıdan yalnızca Nepal’i ilgilendirmiyor. Himalayalar’dan Akdeniz’e kadar iklim krizinin etkilerini yaşayan ülkeler için yeni bir dönemin habercisi olabilir.

Ya Sonra?

İklim krizini konuşurken çoğu zaman sıcaklık rekorlarına, emisyon rakamlarına ve gelecek projeksiyonlarına bakıyoruz. Oysa Nepal bize başka bir tablo gösteriyor: İklim krizinin bir faturası var ve bu fatura şimdiden bazı ülkelerin önüne geliyor. Türkiye için de soru artık yalnızca “İklim değişikliğinin etkilerini nasıl azaltırız?” olmamalı.

Kendi kayıp ve zararlarımız büyürken ne kadar hazırlıklıyız? Ve küresel iklim adaletinden söz ederken, içeride kendi sorumluluğumuzu ne kadar yerine getiriyoruz? Belki de iklim adaleti, başkasının ödemesi gereken faturayı sormadan önce kendi çıkardığımız faturaya bakmayı da gerektiriyor.

Bu Makaleyi Paylaşın
Yorum yapılmamış