Musluktan akan suyu görüyoruz. Ama tabağımıza gelen gıdaların tükettiği suyu görmüyoruz. Oysa bir domates, bir fincan kahve ya da bir tabak pilav, fark etmeden binlerce litre “görünmez su” taşıyor. Peki su krizini gerçekten anlamak için önce soframıza mı bakmalıyız?
Kuraklık denince aklımıza ilk olarak boşalan barajlar, azalan yağışlar ve kuruyan göller geliyor. Su tasarrufu denildiğinde ise çoğumuz daha kısa duş almayı ya da musluğu açık bırakmamayı düşünüyoruz. Bunların hepsi önemli. Ancak su krizinin asıl hikâyesi mutfakta başlıyor. Dünyada kullanılan tatlı suyun yaklaşık yüzde 70’i tarımsal üretimde tüketiliyor. Yani içtiğimiz sudan çok daha fazlasını aslında yediğimiz gıdalar aracılığıyla kullanıyoruz. Soframıza gelen her ürün, tarladan hasada, sulamadan işlenmeye kadar uzanan üretim yolculuğu boyunca büyük miktarda suya ihtiyaç duyuyor.
Domates Aslında Su Taşıyor
Bir domatese baktığımızda yalnızca kırmızı bir sebze görüyoruz. Oysa o domatesin içinde görünmeyen başka bir hikâye daha var. Toprakta geçirdiği aylar, aldığı yağmur, kullanılan sulama suyu, hatta hasat sonrası geçen süreçlerin tamamı o ürünün su ayak izini oluşturuyor. Bu yüzden uzmanlar artık yalnızca ürünün fiyatını ya da besin değerini değil, üretimi için harcanan su miktarını da hesaplıyor. Çünkü bir domates yalnızca vitamin ve lif taşımıyor; aynı zamanda görünmeyen bir su tüketiminin de temsilcisi oluyor.
Aslında Yediğimiz Şey Biraz da Su
Bir fincan kahve, bir dilim ekmek, bir tabak pilav ya da bir avuç badem… Günlük hayatımızda sıradan görünen bu ürünlerin her biri üretim sürecinde yüzlerce hatta binlerce litre su tüketebiliyor. Bu nedenle bilim insanları “sanal su” ya da “görünmez su” kavramını giderek daha fazla kullanıyor. Çünkü su yalnızca bardağımızda değil, tabağımızda da bulunuyor. Farkında olmasak da her lokmayla birlikte su kaynaklarını da tüketiyoruz.
Her Su Aynı Değil
Üstelik bütün su aynı kaynaktan gelmiyor. Bir ürünün su ayak izi hesaplanırken üç farklı su türü dikkate alınıyor. Yeşil su, yağmurla toprağa ulaşan ve bitkiler tarafından kullanılan doğal suyu ifade ediyor. Mavi su ise nehirlerden, göllerden ve yeraltı sularından çekilen tatlı suyu kapsıyor. Gri su ise üretim sırasında oluşan kirliliğin çevreye zarar vermeyecek seviyeye indirilebilmesi için gereken su miktarını tanımlıyor. Bu nedenle iki domates aynı büyüklükte ve aynı lezzette olsa bile, yetiştirildikleri bölgeye, sulama yöntemine ve iklim koşullarına bağlı olarak su ayak izleri birbirinden oldukça farklı olabiliyor.

Sorun Domates Değil, Üretim Biçimi
Buradan çıkarılması gereken sonuç, domates ya da herhangi bir ürünü suçlamak değil. Asıl soru, o ürünün nerede ve nasıl üretildiği. Kuraklığın yoğun olduğu bir bölgede yanlış sulama yöntemleriyle yetiştirilen bir ürün, su kaynakları üzerinde çok daha büyük baskı oluşturabiliyor. Buna karşılık damla sulama gibi verimli yöntemlerle, doğru zamanda ve doğru bölgede yapılan üretim aynı ürünü çok daha düşük su tüketimiyle yetiştirebiliyor. Yani mesele ne yediğimiz kadar, onu nasıl ürettiğimiz.
Ya Sonra?
Yıllardır su tasarrufunu musluğu kapatmakla ilişkilendirdik. Oysa geleceğin en büyük su tasarrufu belki de banyoda değil, tarlada yapılacak. Daha akıllı sulama sistemleri, iklime uygun ürün planlaması ve suyu merkeze alan tarım politikaları olmadan, bireysel çabaların etkisi sınırlı kalabilir. Belki de yakın gelecekte markette bir ürün seçerken yalnızca fiyatına, kalorisine ya da protein miktarına değil, üretimi için ne kadar su tüketildiğine de bakacağız. Çünkü iklim krizinin en görünmez yüzlerinden biri, her gün fark etmeden tabağımıza taşıdığımız su hikâyesi.
