Bir domatesin fiyatını artık yalnızca etiket belirlemiyor. Hangi tarladan geldiği, kaç farklı pestisit içerdiği, kim tarafından analiz edildiği ve analiz sonucunun tüketiciye gösterilip gösterilmediği de marketlerin yeni rekabet alanına dönüşüyor. Greenpeace Türkiye’nin son araştırmasının ardından zincir marketlerden peş peşe gelen açıklamalar, gıda güvenliğinde başka bir dönemin başladığını gösteriyor.
Greenpeace Türkiye’nin İstanbul’da A101, BİM, CarrefourSA, Migros ve ŞOK’tan aldığı 20 domatesi bağımsız bir laboratuvarda analiz ettirmesi, marketlerin taze gıda politikalarını yeniden gündeme taşıdı. Üç üründe mevzuata aykırı pestisit tespit edilirken, yedi üründe üçten fazla pestisit bulundu. Bir üründe ise Türkiye’de 2010’dan bu yana kullanımı yasak olan chlorfenapyr tespit edildi. Dahası, örneklerin yalnızca birinde hiçbir pestisit izine rastlanmadı. Burada dikkat çekici olan yalnızca sonuçlar değil. Araştırmanın ardından marketlerin kendi denetim sistemlerini ve yaptıkları analizleri daha görünür biçimde anlatmaya başlaması.
Çünkü tüketicinin yıllardır sorduğu soru aslında çok basit: “Rafın üzerindeki ürün gerçekten güvenli mi?”
Marketler Kendi Laboratuvarlarını Anlatıyor
ŞOK, bu tartışmanın hemen ardından kendi tedarik platformlarında gerçekleştirdiği pestisit analizlerini öne çıkardı. Domates, biber ve narenciye ile başlayan uygulamanın sarımsak ve çekirdeksiz üzüme genişletildiğini açıklayan şirket, analizden geçen ürünlerin sonuçlarını QR kod aracılığıyla tüketiciye sunuyor. Son olarak Rio domatesleri de uygulamaya dahil edildi. Üstelik ŞOK bu sistemi yalnızca raf öncesi bir kontrol olarak tarif etmiyor. Şirketin sözleşmeli üretim modelinde ziraat mühendisleri aracılığıyla doğru ilaçlama, kayıtlı üretim ve hasat zamanlaması konusunda üreticilere destek verildiği; analiz sonuçlarının da üreticilerle paylaşıldığı belirtiliyor. Bu önemli. Çünkü pestisit meselesi yalnızca laboratuvarda çözülebilecek bir problem değil. Ürünün tarlada nasıl üretildiği, marketin o ürünü nasıl seçtiği ve uygunsuzluk ortaya çıktığında ne yaptığı zincirin tamamını belirliyor.
Peki Diğerleri Ne Yapıyor?
Aslında marketlerin “biz de analiz yapıyoruz” demesi yeni değil. BİM ve Migros gibi büyük zincirlerin de taze meyve ve sebzelerde çok sayıda pestisit analizi gerçekleştirdiğine ilişkin kendi raporlarında veriler bulunuyor. Dolayısıyla asıl soru artık “Analiz yapıyor musunuz?” olmamalı. Soru aslında gayet net:
Ne analiz ediyorsunuz, kaç ürünü analiz ediyorsunuz ve sonucu tüketici neden göremiyor?
Çünkü Greenpeace’in araştırmasının belki de en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor. Kuruluş, beş market zincirinden alınan 20 örneklemenin sınırlı olduğunu özellikle vurguluyor. Yani bu sonuçlardan hareketle “şu marketin ürünleri güvenli, bununki değil” demek mümkün değil. Buna rağmen çalışma, marketlerin kendi denetimlerinin kamuoyu açısından ne kadar görünür olduğu konusunda önemli bir soru işareti yaratıyor.
“Yasal” Her Zaman Yeterli mi?
Daha da zor soru burada başlıyor. Bir üründe yasal sınırların altında pestisit bulunması, tüketicinin bütün sorularını yanıtlıyor mu? Greenpeace’in araştırmasında 20 domatesin 14’ünde en az bir PFAS içeren pestisit tespit edildiği, yedi üründe ise üçten fazla pestisit bulunduğu bildiriliyor. Kuruluş bu nedenle yalnızca tek tek maddelerin yasal limitlerini değil, birden fazla pestisitin birlikte bulunmasının yaratabileceği kokteyl etkisini de tartışmaya açıyor. Bu noktada “mevzuata uygun” ile “tüketicinin beklediği güvenlik standardı” arasında önemli bir fark ortaya çıkıyor. Belki de geleceğin gıda perakendeciliğinde rekabet tam burada yaşanacak.
Yeni Rekabet Fiyat Değil, Güven Olabilir
Marketler uzun süredir fiyat, kampanya ve mağaza sayısı üzerinden yarışıyor. Şimdi buna başka bir başlık ekleniyor: gıdanın güvenilirliği. Bir market, “biz analiz ediyoruz” diyor. Bir diğeri analiz sonuçlarını açıklıyor. Bir başkası tarladaki üretim sürecini öne çıkarıyor. Greenpeace ise marketlerden bağımsız denetim, daha sıkı limitler, pestisitlerin birlikte etkisini dikkate alan politikalar ve tedarik zincirinde daha fazla şeffaflık talep ediyor. Burada tüketici için gerçekten değerli olan şey, marketin kendi reklamında “güvenli” demesi değil. Bunu ölçülebilir verilerle gösterebilmesi. Çünkü güven artık bir slogan olmaktan çıkıp veriye dönüşebilir.
Rafın Arkasını Görebilecek miyiz?
Belki de önümüzdeki dönemde market alışverişinin en önemli değişimi bu olacak. Tüketici yalnızca domatesin kilosunu değil, onun hikâyesini de görmek isteyecek: Nerede üretildi? Hangi kontrollerden geçti? Hangi maddeler analiz edildi? Sonuç ne zaman alındı? Bir sorun çıkarsa market ne yaptı? ŞOK’un QR kod uygulaması bu açıdan önemli bir başlangıç. Fakat gerçek şeffaflık, yalnızca olumlu sonuçları göstermekten daha fazlasını gerektiriyor. Çünkü gıda güveninde güveni yaratan şey “bize güvenin” demek değil; tüketiciye kontrol edebileceği kadar veri vermek.
Kaynak: Greenpeace Türkiye; Anadolu Ajansı.
