Deniz Ürünleri Masumiyetini Kaybediyor mu?

Dilhan Hız
3 Dk Okunabilir

Kırmızı etten kaçarken gözümüzü çevirdiğimiz deniz ürünleri gerçekten daha sürdürülebilir mi? Yeni küresel değerlendirme, cevabın düşündüğümüz kadar basit olmadığını gösteriyor.

Deniz, insanlığın en eski gıda depolarından biri. Yüzyıllardır tükenmeyecekmiş gibi davrandığımız bu mavi dünya, bugün bambaşka bir soruyla karşı karşıya: Deniz bize gerçekten eskisi kadar cömert davranabiliyor mu, yoksa biz onun sınırlarını çoktan zorlamaya mı başladık? Bir zamanlar denize bakınca sonsuzluk görünürdü. Şimdi ise veri görüyoruz. Karbon emisyonları, aşırı avcılık, yem zinciri, mikroplastikler, izlenebilirlik… Balığın sofraya gelene kadar geçtiği yol, artık tadından daha fazla şey anlatıyor.

Rapor Son Derece Şeffaf

Uluslararası yatırım ağı FAIRR’ın dünyanın en büyük halka açık deniz ürünleri şirketlerini mercek altına aldığı son değerlendirme, sektörün sürdürülebilirlik performansının hâlâ önemli eksikler taşıdığını ortaya koyuyor. Şirketler; sera gazı emisyonları, kirlilik yönetimi, biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri, izlenebilirlik ve yönetişim gibi 16 farklı başlıkta incelendi. Ortaya çıkan tablo ise, deniz ürünlerinin “otomatik olarak sürdürülebilir” kabul edilemeyeceğini gösteriyor. Raporda özellikle kirlilik yönetimi ve tedarik zinciri şeffaflığı dikkat çekiyor. Pek çok şirket, ürünlerinin hangi koşullarda avlandığı ya da yetiştirildiği, yem kaynaklarının çevresel etkisi veya doğaya bıraktığı ayak izi konusunda yeterli bilgi sunmuyor. Bu durum yalnızca yatırımcılar için değil, ne satın aldığını bilmek isteyen tüketiciler için de önemli bir belirsizlik yaratıyor. Çünkü artık mesele yalnızca balığın tabağa ulaşması değil. O balığın yetişmesi için kullanılan yem, üretim sırasında ortaya çıkan emisyonlar, deniz ekosistemine verilen zarar ve ürünün izlenebilirliği de gıdanın gerçek maliyetinin bir parçası hâline geliyor.

İklim İklim İklim

Üstelik deniz ürünleri sektörünü bekleyen tek risk çevresel baskılar değil. İklim değişikliğiyle birlikte deniz suyu sıcaklıklarının artması, okyanusların asitlenmesi, hastalıkların yayılması ve balık stoklarındaki değişim, sektörün geleceğini ekonomik açıdan da daha kırılgan hâle getiriyor. Bugün sürdürülebilirlik yatırımı yapmayan şirketler, yarının üretim kapasitesini de riske atıyor. Buna karşın uzmanlar, umut veren alternatiflerin de bulunduğunu belirtiyor. Deniz yosunu, midye ve istiridye gibi dış yem gerektirmeyen yetiştiricilik modelleri, hem daha düşük çevresel etki yaratıyor hem de geleceğin gıda sisteminde önemli bir rol oynayabilecek potansiyel taşıyor. Ancak bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için sektörün yalnızca üretim miktarını değil, üretim anlayışını da değiştirmesi gerekiyor.

Ya Sonra?

Denizler ısınıyor, balık stokları yer değiştiriyor, bazı türler azalırken yenileri ortaya çıkıyor. Belki de çocuklarımız bizim bugün bildiğimiz balıkları daha az görecek; sofralarında deniz yosunundan üretilmiş proteinler, hücreden çoğaltılmış deniz ürünleri ya da kapalı sistemlerde yetiştirilen balıklar daha sık yer alacak. Gelecekte asıl soru “Balık yiyecek miyiz?” değil, “Doğadaki balığı mı yiyeceğiz, yoksa doğayı koruyarak üretilmiş balığı mı?” olacak.

Bu Makaleyi Paylaşın
Yorum yapılmamış