Yıllardır sağlıklı beslenmenin simgelerinden biri olarak anlatıldı. Omega-3 açısından zengin olduğu söylendi, kırmızı et yerine önerildi, çiftliklerde daha fazla üretildi, sofralarımızdaki yeri büyüdü. Peki ya bütün bu hikâyenin sonunda somonun kendisi değiştiyse?
Somon, yıllardır sağlıklı beslenmenin neredeyse tartışmasız yıldızlarından biri. Omega-3 yağ asitleri açısından zengin olduğu için sofralarda kendine ayrıcalıklı bir yer edindi; kırmızı ete alternatif olarak önerildi, yetiştiriciliği büyüdü ve giderek daha fazla insanın düzenli tükettiği bir ürüne dönüştü. Fakat bütün bu hikâyenin ortasında gözden kaçırdığımız bir soru olabilir: Somonu daha fazla üretirken, onu besleyici yapan özelliklerden bazılarını da yavaş yavaş kaybediyor olabilir miyiz?
Uluslararası düzeyde yapılan yeni bir araştırma, çiftlik somonlarının önemli Omega-3 yağ asitleri açısından geçmişe göre daha düşük değerlere sahip olabileceğine işaret ediyor. Buradaki mesele yalnızca balığın besin içeriğiyle sınırlı değil. Somonu yetiştirmek için kullandığımız yemin nereden geldiği, bu değişimin deniz ve kara ekosistemleri üzerindeki etkileri ve iklim ayak izi de aynı hikâyenin parçaları.
Somonun Yemi Değişirken
Çiftlik somonları doğal olarak etçil ve geçmişte yemlerinde küçük balıklardan elde edilen balık unu ile balık yağı daha büyük bir yer tutuyordu. Ancak denizlerdeki küçük pelajik balık stokları üzerindeki baskının artması ve yem hammaddelerinin maliyeti, sektörü alternatif kaynaklara yöneltti. Soya ve kanola gibi karasal kaynaklı ürünler ile bitkisel yağlar bu dönüşümün önemli parçalarından biri haline geldi. Sorun şu ki somonun dokusundaki EPA ve DHA gibi uzun zincirli Omega-3 yağ asitlerinin miktarı, yalnızca balığın genetik özellikleriyle değil, neyle beslendiğiyle de yakından ilişkili. Dolayısıyla tabağımıza gelen balığın besin değeri, aslında balığın kendisinden çok daha önce, yem fabrikasında şekillenmeye başlıyor. Burada sürdürülebilirlik açısından ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor. Denizlerdeki balık stokları üzerindeki baskıyı azaltmak için yem formülasyonunu değiştirmek ilk bakışta doğru bir adım gibi görünüyor. Ancak yerine koyduğumuz hammaddelerin üretimi başka kaynaklar üzerinde baskı yaratıyorsa ve aynı zamanda balığın besin profilini değiştiriyorsa, gerçekten daha sürdürülebilir bir sistem kurmuş oluyor muyuz?

Türk Somunu?..
Bu sorunun Türkiye açısından da karşılığı var. TÜİK verilerine göre Türkiye’de su ürünleri yetiştiriciliği 2025 yılında 626 bin 591 tona ulaşarak toplam su ürünleri üretiminin yüzde 60,4’ünü oluşturdu. Yetiştiricilikte alabalık önemli bir yere sahip ve Karadeniz’de yetiştirilen büyük gökkuşağı alabalıkları da “Türk somonu” adıyla pazarlanıyor. Elbette burada önemli bir ayrım var: Yeni araştırmanın sonuçlarını Türkiye’deki alabalık üretimine doğrudan uygulamak doğru olmaz. Araştırma çiftlik Atlantik somonuna odaklanıyor; türler, üretim koşulları ve yem formülasyonları birbirinden farklı. Dolayısıyla “Türk somonunun Omega-3’ü de azalıyor” gibi bir sonuca ulaşmak için elimizde yeterli veri yok. Ama Türkiye’de yetiştiricilik hızla büyürken sorulması gereken soru yine de ortada duruyor: Üretim hacmini artırırken balığın besin değerini ve üretimin çevresel performansını aynı anda nasıl koruyacağız? Bu soru önemli, çünkü su ürünleri yetiştiriciliğinin geleceği yalnızca kaç ton balık üretebildiğimizle ölçülmeyecek. Balığın neyle beslendiği, yem hammaddelerinin nereden geldiği, üretim için ne kadar kaynak kullanıldığı ve bütün bu sürecin iklim üzerindeki etkisi de hesabın içine girmek zorunda.
Daha Sürdürülebilir mi, Sadece Farklı mı?
Belki de sürdürülebilirlik tartışmalarındaki en büyük sorunlardan biri, bir problemi çözerken başka bir problemi ne ölçüde büyüttüğümüzü yeterince konuşmamamız. Balık unu ve balık yağı kullanımını azaltmak önemli olabilir; fakat bunların yerine kullanılan bitkisel hammaddelerin arazi kullanımı, su tüketimi, tarımsal üretim ve sera gazı emisyonları üzerindeki etkilerini de aynı anda değerlendirmek gerekiyor. Üstelik işin sağlık boyutu da var. İnsanlara daha sağlıklı bir protein kaynağı sunmak amacıyla büyüyen bir üretim sisteminin, zaman içinde o ürünün sağlık açısından öne çıkan özelliklerini azaltması ciddi bir çelişki yaratabilir. O halde sürdürülebilirliği yalnızca “daha az kaynak kullanmak” olarak tanımlamak yeterli mi? Yoksa bir ürünün nasıl üretildiğini, ne kadar kaynak tükettiğini, iklim üzerindeki etkisini ve sonunda bize ne sunduğunu birlikte değerlendirmek mi gerekiyor?
Balığın Hikâyesi Yem Fabrikasında Başlıyor
Somon örneği aslında gıda sistemlerinin ne kadar birbirine bağlı olduğunu gösteriyor. Bir balığın tabağımıza geldiğinde ne kadar sağlıklı olduğu, denizde ya da çiftlikte geçirdiği süreden çok daha önce belirlenmeye başlıyor. Yem hammaddeleri için kullanılan tarlalar, denizlerden çıkarılan küçük balıklar, enerji kullanımı, taşıma süreçleri ve üretim koşulları aynı zincirin halkaları. İklim krizi bu zincirin tamamını daha da önemli hale getiriyor. Su sıcaklıklarının değişmesi, deniz ekosistemlerinin dönüşmesi ve yem hammaddelerinin gelecekteki erişilebilirliği, su ürünleri yetiştiriciliğinin bugünkü üretim modellerini sürdürülebilir kılıp kılmayacağını da belirleyecek. Bu nedenle belki de artık “Çiftlik balığı sürdürülebilir mi?” sorusu tek başına yeterli değil. Asıl soru, hangi balığın, hangi yemle, hangi sistemde ve hangi çevresel maliyetle üretildiği olmalı.
Ya Sonra?
Bir balığın sürdürülebilir olup olmadığını anlamak için yalnızca çiftliğine bakarsak, hikâyenin yarısını kaçırıyoruz. Çünkü balığın tabağa gelmesinden çok önce başlayan bir üretim zinciri var ve bu zincirin her halkasının bir bedeli bulunuyor. Belki bundan sonra sürdürülebilir gıdayı değerlendirirken “Ne kadar üretiyoruz?” sorusunun yanına birkaç soru daha eklemeliyiz: Neyle üretiyoruz? Ne kadar kaynak harcıyoruz? Ve sonunda bize ne bırakıyor? Çünkü daha fazla üretmek her zaman daha sürdürülebilir olmak anlamına gelmiyor. Bazen asıl mesele, ürettiğimiz şeyin değerini kaybetmeden daha azıyla yetinebilmeyi ve daha iyisini üretebilmeyi öğrenmek.
